İçimizdeki Şeytan

İsteyip istemedeğimi doğru dürüst bilmediğim, fakat neticede aleyhime çıkarsa istemediğimi iddia ettiğim bu nevi söz ve fiillerimin daimi bir mesulünü bulmuştum: Buna içimdeki şeytan diyordum, müdafaasını üzerime almaktan korktuğum bütün hareketlerimi ona yüklüyor ve kendi suratıma tüküreceğim yerde, haksızlığa, tesadüfün cilvesine uğramış bir mazlum gibi nefsimi şefkat ve ihtimama layık görüyordum. Halbuki ne şeytanı azizim, ne şeytanı? Bu bizim gururumuzun, salaklığımızın uydurması..

Bu romanında, toplumsal gündemin kişilikler üzerindeki baskısını ve güçsüz insanın “kapana kısılmışlığını” gösteriyor Sabahattin Ali. Aydın geçinenlerin karanlığına, “insanın içindeki şeytan”a keskin bir bakış.

(Tanıtım Yazısı)

Yazar Sabahattin Ali
Yayınevi Yapı Kredi Yayınları

Kitabın Konusu

İçimizdeki Şeytan, Sabahattin Ali’nin en sevilen eserlerinden biridir. Psikolojik tahlilleri oldukça başarılı kullanmıştır bu eserinde.

Kitap, iki üniversite öğrencisi olan Ömer ve Nihat’ın vapurda konuşurlarken Ömer’in birkaç sıra öndeki kanepelerden birinde oturan güzel bir genç kızı fark etmesiyle başlar. Bu sırada da vapur iskeleye yanaşır. Ömer kızı gözden kaybetmemek için gözlerini ondan ayırmadan ilerlemeye başlar. Bu sırada Nihat da bir rezillik çıkacağı düşüncesiyle arkadan Ömer’i takip etmektedir. Ömer tam kıza sesleneceği sırada kızın yanındaki yaşlı bir kadının ona seslendiğini duyar. Bu kadın uzak akrabadan Emine Teyze’dir. Ömer kıza odaklandığından teyzesini fark etmemiştir bile. Emine Teyze, kızın adının Macide olduğunu ve Balıkesir’de akraba ziyareti sırasında musikiye olan ilgisini öğrenip İstanbul’a getirdiğini söyler.

Macide, Balıkesir’de ortaokula giderken musikiye olan yeteneği ve ilgisi musiki hocaları tarafından fark edilir ve okul sonraları özel ders almaya başlar. Bu sırada öğretmeni Bedri Bey ile aralarında bir şey olduğu konusunda bir dedikodu çıkar. Bu dedikodu, onları uzaklaştırmak yerine, aralarında duygusal bir bağ kurar. Lakin Bedri Bey o senenin sonunda Balıkesir’den İstanbul’a taşınır.

Emine Teyze, onlara misafirliğe geldiğinde musikiye olan yeteneğini öğrenir. Macide’nin anne ve babasını ikna ederek onu İstanbul’a konservatuar okumaya götürür. Emine Teyze’nin kocası Galip Bey buna pek memnun olmaz ama Macide’nin babasının aydan aya gönderdiği kırk lira onu susturmaya yeter. Macide de evi bir pansiyon gibi kullanmaktadır zaten.

Ömer, Emine Teyze si ve Macide’nin yanından ayrılınca, onu arkadan takip eden Nihat ona yetişir ve beraber Beyazıt’taki bir kahvehaneye giderler.

Ömer gece yarısı Emine Teyze’sinin evine gider. Herkes çok kötüdür. Çünkü Macide’ye babasının öldüğü haberini vermişlerdir. Macide ise odasına kapanmış, bir daha da çıkmamıştır. Ömer bu düşüncelerle yatağının serildiği odaya gider ve uykuya dalar.

Ertesi sabah Macide ve Ömer aynı zamanda kalkar ve henüz kimse uyanmamış olduğundan birlikte kahvaltı ederler. Evden çıktıklarında da Macide’yi konservatuara bırakmayı teklif eder. Macide de bunu kabul eder ve sonrasında da Ömer akşam onu okuldan almak için söz alır.

Macide’yi okuluna bırakan Ömer, postanedeki işine gider. Oradaki tek arkadaşı veznedar Hafız Efendi’nin yanına varır. Onunla sohbet edip öğle yemeği yedikten sonra da Beyoğlu’na Macide’yi almaya gider. Okulunda Macide’yi bulur ve eve doğru yürümeye başlarlar. O sırada Ömer Macide’ye olan hislerini açar. Macide ise aynı duygularla ona cevap verir. O akşamdan sonra her akşam beraber gezmeye başlarlar. Lakin babasından gelen kırk liranın da kesilmesi sebebiyle ev halkı bundan oldukça rahatsız olur ve işi bir gece Macide eve geldiğinde onu azarlamaya kadar vardırırlar. Gururu kırılan Macide, hemen o akşam bavulunu toplar ve dışarı çıkar. Lakin nereye gidebileceğini bilmemektedir. O akşam bir terslik olacağını hisseden Ömer’se kapıdan ayrılmamıştır. Hemen Macide’yi alarak kendi evine götürür. O günden sonra karı-koca olarak yaşamaya başlarlar. Fakat bir süre sonra da geçim sıkıntısı ve parasızlık baş gösterir.

Ertesi sabah postaneye gittiğinde işine dört elle sarılmaya başlar. Veznedar Hafız Efendi yine öğle yemeği sırasında ona derdini açar. Kayınbiraderi hapise girmiştir ve kefaret için gerekli olan iki yüz elli lirayı kasadan alıp kayınbiraderine vermiştir. Mahkeme görülüp tahliye edildiğinde ise bu parayı geri alacaktır fakat bir türlü mahkeme görülmez. Rahatlamak için de Ömer’e içini döker.

O akşam Ömer eve gittiğinde Nihat ve Profesör Hikmet adında bir tanıdığı onu beklerken bulur. Evlendiğini söylediğinde ise onu tebrik ederler. Fakat Macide bu arkadaşlardan hiç haz etmemiştir.

Geçim sıkıntısı Ömer’i iyice sıkıştırmaya başlamıştır. Siyaset ile ilgili sakıncalı ve tehlikeli yazılar yazıp yayınlar çıkarmaya başlayan arkadaşı Nihat, veznedar Hafız Efendi’yi ihbar edeceği konusunda tehdit ederek ondan para istemeyi önerir fakat Ömer bu fikri katiyen reddeder.

Profesör Hikmet bir akşam Ömer ve Macide’yi saza davet eder. Zaten parasızlıktan yiyeceği zor bulan Ömer bu teklifi derhal kabul eder. Eğlence sırasında Bedri ile karşılaşırlar. Bedri, ablası hastalandıktan sonra hocalığı bırakmış, orada burada piyano çalarak çalışmaya başlamıştır. Tuhaf olan ise, Bedri ve Ömer’in bir süredir görüşemeyen iki iyi arkadaş olmasıdır. O geceden sonra ise sık sık görüşmeye başlarlar.

Bedri, Macide’ye olan hislerini hala içinde barındırsa da bunu asla belli etmek istemez. Macide için Ömer oldukça maddi yardımda bulunmaktadır aynı zamanda.

Bir akşam Ömer işten eve geldiğinde Bedri ve Macide’yi karşılıklı iskemlelerde ışığı açmadan ve hiç konuşmadan otururlarken bulur. Bunun üzerine onları yanlış -aslında doğru- anlayarak Bedri’ye oldukça ağır hakaretlerde bulunur. Bu hakaretlere dayanamayan Bedri oradan hemen uzaklaşır. Ömer bir sandalyeye oturur ve ağlamaya başlar. Parasızlık iyice sıkıştırdığından, Hafız Efendi’den tehditle iki yüz elli lira almış, sonrasında ise pişman olarak bu parayı ancak onun hakkettiği düşüncesiyle parayı Nihat’a verir.

Olanların ve yaptıklarının ayrımına varan Ömer hemen özür dilemek üzere Bedri’nin evinin yolunu tutar. Bedri onu affetmesine affetmiştir ama bundan sonra Macide’yle araları eskisi gibi olmayacaktır.

Bir akşam, Nihat Ömer ve Macide’yi bir hayır derneğinin eğlence gecesine çağırır. Orada Profesör Hikmet ve Bedri ile karşılaşırlar. Macide oldukça sıkılmıştır fakat Ömer’in gitmeye hiç niyeti yoktur, zira eski arkadaşlarından Ümit adında bir kızla oldukça yakından ilgilenmektedir.

Müsamere bittiğinde, bir gazinoya gitmeye karar verirler. Macide ise kendisini unutan kocasının peşinden oraya sürüklenir. Oldukça sıkıldığından, bir ara tuvalete gider. Bir iki kadeh içtiğinden, tuvaletin pis ve keskin kokusu onu kendine getirir. O sırada kocasının arkadaşı olan İsmet Şerif içeri girer ve Macide’yi sıkıştırmaya başlar. Macide ise onu iterek dışarı çıkar.

Gazinoya geri döndüğünde, kocasının yanı başında Profesör Hikmet tarafından taciz edilir. Ömer olanları görmesine rağmen, Profesör’e borcu olduğundan mahcubiyetle hiçbir şey söyleyemez ve Ümit ile alakadar olamaya devam eder.

Macide tüm bu olanlardan sonra herkese -Ömer dahil- ve her şeye, yaşadığı hayata karşı tiksinti duymaya başlamıştır. O akşam Ömer işten gelmeden onu terk etmek üzere uzun bir mektup yazar. O sırada kapı hızla açılır ve Bedri içeri girer. Macide mektubu ve ağlamaktan kızarmış gözlerini saklamaya çalışır. Bedri ona Ömer’in tutuklandığı haberini verir. Bedri’nin tahminlerinin aksine, Macide bu haberi sakin karşılamıştır. O günden sonra Bedri ile beraber Ömer’i ziyaret etmeye başlar. Lakin Ömer ile konuşacakları bir şey kalmadığından, ikisi de susarak oturmaktadırlar.

Bir gün yine Ömer’i ziyarete gittiklerinde, Ömer Macide’nin gitmesini, Bedri ile yalnız konuşacağını söyler. Macide ise Bedri’yi beklemek üzere dışarı çıkar. Ömer Bedri’ye tahliye olduğunu onunla beraber dışarı çıkabileceğini söyler. Lakin hatalarının farkına varmıştır ve Macide’yi daha fazla üzmek istemediğinden kendi başına yeni bir hayata başlamak istemektedir. Bedri’ye Macide’yi ona emanet ettiğini isterse evlenip, isterse de onu kardeş belleyebileceğini söyleyerek çıkar ve gider.

Bedri olanları Macide’ye anlattığında, bunları garip bir sükunetle karşılar. Bedri evine taşınmasını söylediğinde ise kabul eder. İçinde garip bir çekilme hissiyle, Bedri ile yokuş aşağı yürümeye başlarlar.

Sabahattin Ali’nin muhteşem romanı İçimizdeki Şeytan, yaptığımız kötü şeylerin tek sorumlusunun kendimiz olduğunu gösteriyor bizlere. Mutlaka okunması gereken, muhteşem bir eser olduğunu belirtmeliyim.

Kitaptan Alıntılar

Bazen bütün insanları boyunlarına sarılıp öpecek kadar seviyorum, bazen de hiçbirinin yüzünü görmek istemiyorum. Bu nefret falan değil.. İnsanlardan nefret etmeyi düşünmedim bile. Sadece bir yalnızlık ihtiyacı. Öyle günlerim oluyor ki, etrafımda küçük bir hareket, en hafif bir ses bile istemiyorum.

Sen şimdi bu sözlerinle benim kararımı takviye ettin… Sana teşekkür borçluyum evlat… Bana dünyanın hakikaten suratına tükürülmeye bile değmez olduğunu ve bu dünyada suratına tükürülmeyecek bir tek, ama bir tek insan bile bulunmadığını sağlam bir şekilde ispat ettin.

Herkes ne diyecek?.. Fakat bu ana kadar herkesten ne gördüm ki… Bana en yakın olanlar dahil olmak üzere, bu herkes dedikleri şey beni üzmekten, hayatımı manasız bir hale sokmaktan başka ne yaptı?

Yalnız insanlara itimadım yok… Hele dostluğa,hele arkadaşlığa… Asla inanmıyorum. Bundan sonra inanamam da…

İnsan dünyaya sadece yemek, içmek, koynuna birini alıp yatmak için gelmiş olamazdı. Daha büyük ve insanca bir sebep lazımdı.

Ne kadar çok insanı seversek, asıl sevdiğimizi o kadar çok ve kuvvetli severiz

Nasıl muhtaç olduğumuz havayı istemem demeye, mekan içinde bir yer işgal etmekten vazgeçmeye kuvvetimiz yoksa, bize verilen bir aşkı almamaya da iktidarımız yoktur. Sizi seviyorum… Hem nasıl seviyorum yarabbi.. Şu anda bir tarafımı kesseniz acı duymam. Sizin için herhangi bir şeyi yapmak istediğim zaman beni durduracak kuvvet tasavvur etmiyorum.

İçimde öyle bir şeytan var ki… Her zaman istediğimden büsbütün başka şeyler yaptırıyor. Onun elinden kurtulmaya çalışmak boş… Yalnız ben değil hepimiz onun elinde oyuncağız… Senin dünyaya hakimiyet planların bile eminim ki onun mahsulü.

İçimizde şeytan var… Can kırıkları var. Nefret var, yalanlar var… Bir yanımız bizi çoktan terk etmiş, kaçıyor… Melankoli ve hüsran var… Keşke bazı geceler hiç sabah olmasa.

Hayatta hiçbir şey, uğrunda ölmek için istenmez. Her şey yaşamamız için olmalıdır.

Erkekler bazan ne kadar basit oluyorlar… Zannediyorlar ki, bir erkeğe karşı hiddet, hatta nefret duymaya başlayan bir kadın, hemen başka erkekler bulup boyunlarına sarılmak ister.

İçimizde şeytan yok…İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey: hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı var.

Ne olurdu? Birbirimize birkaç sene sonra tesadüf etmiş olsaydık! O zaman hayatımız belki bambaşka bir şekil alırdı. O zaman sana tâbi olur ve bundan zevk duyardım. Fakat şimdi, hiçbir faydası olmadığını bile bile, yanlış ve mânâsız bulduğum şeylere oyuncak olmak, bütün sevgime rağmen imkânsız…

Şu kadarını muhakkak biliyordu ki, artık hayatının yeni bir devresi başlamıştır. Artık her şey çizilen muayyen yollarda yürümeyecektir.

İyilik demek kimseye kötülüğü dokunmamak değil, kötülük yapacak cevheri içinde taşımamak demektir.

Ben sana rehber değil ancak yoldaş olabilirdim,fakat yolu ikimizde bilmiyorduk ve birbirimize yük olmaktan şaşırtmaktan başka birşey elimizden gelmiyordu.

İnsanların en zayıf tarafları, sormadan, araştırmadan, düşünmeden, kafalarını patlatmadan inanmak husundaki hayret verici teyammülleridir. Dünyadaki yalancı peygamberleri yetiştirmek ve beslemek için en iyi gübre, işte bu bilmeden inanmak için çırpınan kalabalıktır.

İlkbahar gibi bir mevsimi olan bu dünya, üzerinde yaşanmaya değer… Ne olursa olsun…

Yüksek insan dışına değil, içine kıymet verendir.

Herkesten korkuyorum bunun neticesi olarak herkesten şüphe ediyorum. Fakat bu dereceye kadar nasıl düştüm.

Bana istenecek birşey söyle, uğruna can verilecek birşey söyle, hemen dört elle sarılayım..

Birbirimize rastlamadan evvelki hayatımız sahiden birbirimizi aramaktan başka bir şey değilmiş… Ne aradığımızı bilmeden aramak… Şimdi içim rahat, aradığını bulan ve başka bir şey istemeyen biri gibi sükunet içindeyim… Dünyada bundan büyük saadet olur mu?

Bir insanı kendisi kadar, kendi düşünceleri, dertleri, korkuları ve noksanları kadar ne meşgul edebilirdi?

İçimde biriken hislerin birdenbire patlayarak beni zerreler halinde dağıtacağından korkuyorum.

Zannediyorsun ki, hepimiz birer makineyiz ve evvelden kurulduğumuz gibi işleriz. Bir yerde bir bozukluk oldu mu, derhal orayı söküp atmak lazım!.. En kuvvetli insanın bile bazen ne kadar zayıf anları, istediğinin tam aksini yapmaya mecbur olduğu dakikaları bulunduğunu nasıl inkar edebiliriz?

Karanlık siyasetin insanları birbirlerine nasıl kırdırtabildiğine işaret eden birçok sayfası vardır.Bireyin gelişmesini asla istemeyen bu siyaset, sürekli gözetim ve denetim altında tuttuğu ‘sürü’den ayrılmak isteyenlere inanılmaz kertede merhametsiz davranmıştır.

Kullanamadıktan sonra göğsümüzü dolduran hisler ve kafamızda kımıldayan düşünceler neye yarardı ?

Sözlerimi unutma, üzerinde düşün!… Hayatta kendine layık olan mevkii almak için her türlü çareye başvurmak meşrudur.

Bence insanlara hükmetmek arzusu manasızdır… Etrafımız o kadar çirkefle dolu ki, temiz kalmak için bir tek çare kendi dünyamıza çekilmek ve muhitle, hiç olmazsa manen, alakamızı kesmektir!

Bana öyle geliyor ki, hakikaten yapabileceğimiz tek bir iş vardır, o da ölmek.

Reklamlar

Uçurtma Avcısı-Khaled Hosseini

Bugün neysem on iki yaşımda oldum.Uçurtma Avcısı romanı bu cümle ile başlar.Çok duygulandığım,kızdığım ve boğazımın düğümlendiğini hissettiğim anlar oldu romanı okurken.Siz de okuduğunuzda romanın neden bu cümle ile başladığını anlayacaksınız.

Sovyetler Birliğinin Afganistan’ı işgali ile birlikte bir çok dram yaşanmıştır ve tarihte bunu dramı en mükemmel anlatan kitap Uçurtma Avcısı’dır. Olaylara iki çocuğun gözünden mükemmel bir dram ile bakan Everest Yayınları dan çıkan kitabın yazarı Khaled Hosseini (Halit Hüseyni) en ünlü Afgan yazarlardan biri haline gelmiştir.Kitabın tercümesi Püren Özgören tarafından yapılmıştır.

Uçurtma Avcısı arkadaşlık, ihanet ve sadakatin bedeline ilişkin bir roman. Babalar ve oğullar, babaların oğullarına etkileri, sevgileri, fedakârlıkları ve yalanları… Daha önce hiçbir romanda anlatılmamış bir tarihin perde arkasını yansıtan Uçurtma Avcısı, zengin bir kültüre ve güzelliğe sahip toprakların yok edilişini aşama aşama gözler önüne seriyor.

Uçurtma Avcısında anlatılan olağanüstü bir dostluk. Bir insanın diğerini ne kadar sevebileceğinin su gibi akıp giden öyküsü…

Emir ve Hasan, Kabil’de monarşinin son yıllarında birlikte büyüyen iki çocuk… Hasan’la Emir aynı memeden süt emmişlerdi. İlk adımlarını aynı bahçede, aynı çimenlerin üzerinde atmışlardı. Ve ilk sözcüklerini aynı çatının altında söylemişlerdi.

Aynı evde büyüyüp,aynı sütanneyi paylaşmalarına rağmen Emir’le Hasan’ın dünyaları arasında uçurumlar vardır: Emir, ünlü ve zengin bir işadamının, Hasan ise onun hizmetkârının oğludur. Üstelik Hasan, orada pek sevilmeyen bir etnik azınlığa, Hazaralara mensuptur.

Hasan okuma yazma bilmez; ama Emir her zaman yazdığı hikâyeleri Hasan’a okur.Hasan iyi bir dinleyicidir ve Emir’in yıllar sonra ünlü bir yazar olduğunu öngörebilmiştir.

Ama Baba’nın çocuğu ile ilgili hayali ve beklentisi onun bir yazar olması değil,kendisi gibi güçlü ve sözü dinlenen onurlu bir erkek olmasıdır.Baba oğlunda bir eksiklik olduğunu düşünmekte ve şuna inanmaktadır:Kendini savunamayan bir çocuk,hiçbir şeyi savunamayan bir erkek olur.

Her kış Kabil’in mahalleleri arasında düzenli olarak uçurtma yarışı düzenlenir.Turnuvanın başladığı gün hiç tartışmasız kış mevsiminin en önemli günüydü.Bu yıl yapılacak uçurtma yarışına Emir ve Hasan da katılır.Bu yarışma Baba’yla aynı evde yaşayan, ama farklı dünyalardaki Emir’in görülen değil bakılan, duyulan değil dinlenen biri olabilmek için tek şansıydı.

Yaklaşık 100 uçurtmadan sadece iki uçurtma kalmış ve son uçurtmayı da Emir koparmıştır.Hasan kopan uçurtmayı yakalamak için emir’e söz verir ve uçurtmanın peşinden koşar.Hasan aslında Emir için arkadaştan ziyade,babasının yanında çalışan hizmetlinin oğludur.Diğer taraftan Hasan aynen babası gibi çok fedakar ve sadakat sahibidir.Emir için her türlü fedakarlığı yapmaya hazırdır.Uçurtmanın yakalanması ile ilgili şu ifadeyi kullanmıştır:Senin için bin tane olsa yakalarım.

Bu arada uçurtmanın peşinden giden Hasan’ı merak eden Emir onu aramaya başlar.Yaşlı bir satıcı Hasan’ı elinde uçurtmayla peşinde birkaç çocuktan kaçarken gördüğünü söyler. Emir tedirgin olur ve aramaya devam eder. Bir ses duyar hemen oraya yönelir Assef ve arkadaşları Hasan’ı kıstırmış elindeki uçurtmayı ister Hasan ise hiç tereddütsüz “uçurtmayı emir ağama götüreceğim ona söz verdim.“ der.Hasan hayatı boyunca unutamayacağı bir şiddete maruz kalır ve Emir bunu sadece uzaktan izlemekle yetinir.

Hasan elindeki uçurtmayı verse veya Emir uzaktan izlemek yerine olaya müdahil olsa belki de bu talihsiz olay hiç yaşanmayacaktı.Ama Hasan bu uçurtmayı getireceğine dair söz vermişti bir kere.Çünkü özü sözü doğru olanların ortak yönü de budur:Karşısındaki kişinin de içten konuştuğunu sanırlar.

Emir bu olanlardan dolayı büyük utanç duyar ve bir daha Hasan’ın yüzüne bakamaz.Babasının sözleri aklından çıkmıyordu:Bu dünyada kötüler var; bazen kötüler hep kötü kalır. Bazen onların karşısına dikilmen gerekir.

Emir kendisini affettirmenin çaresini aramak yerine, birlikte yaşadıkları için duyduğu utanç ile her gün yüzleşmek zor gelir ve Hasan’a bir tuzak kurarak onu hırsız gibi gösterir ve böylece babasının işten atılmasına sebep olur. Her ne kadar Emir’in babası bu olayı görmezden gelip Hasan’ı affetse de Hasan’ın babası bu utanca dayanamaz ve oğlunu alıp bölgeyi terk eder.

Bu sırada Sovyet işgali başlar ve Emir ile babası her şeyleri kaybederler. Bunun üzerine ellerinde kalanlar ile birlikte Amerika’nın yolunu tutmak zorunda kalırlar. Evlerini, hayatlarını, tüm yaşanmışlıklarını bir gecede geride bırakmak zorunda kalırlar. Onlar için yepyeni bir hayat başlayacaktır. Emir, bu sayede Hasan’ ı da geride bırakacağını sanmaktadır.Fakat yeni hayatta Emir’in içinde bulunduğu duruma değiştirmek ve geçmişinden gelen pişmanlık ve utanç ile yaşamak zorunda kalır.

Amerika’ da bir hayat kurarlar. Emir büyür, okur, aşkı yaşar, evlenir, yazar olur. Yıllar sonra babasını kanserden kaybeder.

Aradan yıllar geçer ve büyümüş olan Emir Afganistan’dan bir telefon alır. Arayan kişi Hasan’ın başının tehlikede olduğunu ve yardıma ihtiyacını olduğunu belirtir. Bunun üzerine vicdanını rahatlatma fırsatı bulan Emir Amerika’daki hayatını bırakıp Afganistan’a geri döner.Döndüğünde ise her şeyin daha kötüye gittiğini görür. Afganistan’ a döndüğünde hiçbir şeyin aynı kalmadığını ve insanların sefalet içinde yaşadığını görür. Artık Afganistan, Taliban’ ın emrindedir ve Taliban, Allah adını kullanarak en masum insanları bile öldürmektedir.

Gördüklerine inanamayan Emir’i duydukları çok daha fazla şaşırtmıştır. Babası kendisinden yıllarca sırlar saklamış ve bu sırlar yıllar sonra açığa çıkmıştır. Öğrendikleri sayesinde tüm dünyası yıkılır.

Dahası Hasan ölmüştür fakat onun da bir oğlu vardır. Oğlunu kurtarmak için ise yıllar önce kaçmayı tercih ettiği gibi bir olay ile karşılaşır. Ya tekrar kaçıp ikinci kez vicdanı ile baş başa kalacaktır ya da bu kez karşı koyup Hasan’ın oğlunu kurtarıp ona olan borcunu ödeyecektir.

Hasan’ın Farzana adında karısının ve Sahrab isminde bir de oğlunun olduğunu öğrenir.Sahrab’ın yetimhanede olduğunu, yetimhanedeki adamın onu köle gibi çalıştırdığını öğrenir. Uzun aramalardan sonra Emir yetimhaneye tek başına gider.Yetimhanedeki adama ne için Kabil’de olduğunu anlatır. Daha sonra Emir, yetimhane sahibinin Assef olduğunu anlar ve tartışmaya başlar. Yıllarca kaçtığı olaydan bu defa kaçamayan Emir, Sahrab’ı da alarak oradan hızla kaçar.

Emir ve Sahrab Kaliforniya’ya giderler. Birlikte parka giderler. Emir, Sahrab’a uçurtmayı öğretir. Yıllar sonra şimdi Hasan’ın yerinde oğlu Sahrab vardır. Makarayı Sahrab tutuyor, ipi ise Emir. Birlikte diğer uçurtmayı koparırlar. Kopan uçurtmayı yakalamak için Sabrab’a söz veren Emir uçurtmanın peşinden koşar.

Gerçekten gözyaşları içerisinde romanı okurken zaman zaman boğazımın düğümlendiğini hissettim.Kurgusu ve yazarın anlatımı olağanüstü.

Okurken kanınız donacak.. Kızacaksınız, üzüleceksiniz, ağlayacaksınız. Kitabın sürükleyiciliği sayesinde elinizden düşüremeyeceksiniz. Her sayfasında biraz daha etkilenecek ve belki de uzun süre kitabın etkisinden çıkamayacaksınız.

Geçmişte yaşadığınız tek bir olay tüm hayatınızı etkileyebilir. Bazen öyle olaylar yaşarsınız ki,hatalarınızın bedelini tüm hayatınız boyunca yaşamak zorunda kalırsınız. Kimseye söyleyemediğiniz, kalbinizin en derinliklerine gömmeye çalıştığınız sırrınız, ne kadar uzaklaşmak isteseniz de peşinizden gelir. Ömrünüzün sonuna kadar vicdanınızın sesiyle yaşamak zorunda kalırsınız.

Ama şunu unutmayın yaptığınız hata ne olursa olsun her zaman yeniden iyi biri olmak mümkündür.Yeter ki isteyin.

Kitaptan Alıntılar

Kendini savunamayan bir çocuk, hiçbir şeyi savunamayan bir erkek olur.

Vicdanı olmayan, iyiliği bilmeyen bir insan acı çekemez.

Çocuklar boyama kitabı değildir. Onları en sevdiğin renklere boyayamazsın.

Yalnızca bir günah vardır, tek bir günah. O da hırsızlıktır. Onun dışındaki bütün günahlar, hırsızlığın bir çeşitlemesidir.Bir insanı öldürdüğün zaman, bir yaşamı çalmış olursun. Karısının elinden bir kocayı, çocuklarından bir babayı almış olursun. Yalan söylediğinde, birinin gerçeğe ulaşma hakkını çalarsın. Hile yaptığın, birini aldattığın zaman doğruluğu, haklılığı çalmış olursun.

Sonradan bulduğun bir şeyi yitirmek, her zaman daha zordur.

Yalanla kendini kandırmaktansa gerçekle yüzleşmek iyidir.

Şu kendini her şeyden üstün gören maymunların sakalına tüküreyim. Tespih çekip “anlamadıkları” bir kitabı ezbere tekrarlamaktan başka ne bilirler?

Halkımın kendi ülkesini el birliğiyle mahvetme biçimi, göğsümü beklenmedik bir öfkeyle sıkıştırıverdi.

Senin bu kadar mutlu olmana, ancak senden bir şey almaya hazırlandıkları zaman izin verirler.

Çöldeki yabani otlar yaşar, oysa bahar çiçekleri çabuk solar. Ne zarafet, ne asalet, ne trajedi!

Çocuklara sözler vermek , çok tehlikeli bir şeydir.

Burası hiç de korunaklı değil. Yiyecek yok, giysi yok, içecek şu yok. Buradaki en bol şey, çocukluğunu yitirmiş çocuklar.

Eğer yukarıda bir yerde bir Tanrı varsa, umarım benim içki içmem ya da domuz eti yememden daha önemli meselelerle uğraşıyordur.

Benim görülen değil bakılan, duyulan değil dinlenen biri olabilmek için tek şansımdı.

Yanıtlanmayan sorular, boş bakışlar, anlamsız yüzler öyle acı vericiydi ki.

“Şey,” dedi, “neden adam karısını öldürdü? Daha doğrusu, gözyaşı dökmek için illa da üzülmesi mi gerekiyordu? Soğan koklasa olmaz mıydı?”

Sonuçta, mutlaka dünya kazanır.Düzen böyle.

Sen bir tanesini alıp Amerika’ya götürüp hayatını kurtaracağım diyorsun ya geri kalan iki yüz tanenin hayatı ne olacak.

Bir keresinde, ben küçükken bir ağaca tırmandım.Şu yeşil, ekşi elmalardan yedim.Karnım davul gibi şişti, çok acıdı.Annem elmaların olgunlaşmasını bekleseydin, hastalanmazdın dedi.Şimdi, ne zaman bir şeyi çok istersem annemin elmalar için söylediği şeyi anımsıyorum.

Simyacı

İspanya’dan kalkıp Mısır Piramitlerinin eteklerinin hazinesini aramaya gelen Endülüslü çoban Santiago’nun masalsı yaşamının felsefi öyküsünü anlatan kitap tek başına ilham verici bir başyapıt.

Kitap adeta insanın yüreğine işliyor.Hayatın bize sunduğu ipuçlarını her zaman değerlendirmemiz gerektiğini hatırlatan bir kitap.

Okuyucuya ferahlık veriyor biraz da cesaret.Çevrenizdeki her şeyin bir anlamı olduğunu; eğer onlara kulak verirseniz ve yapmak istediklerinizin peşinden giderseniz hayattaki yaşama amacınızı bulacağınızı çok güzel bir hikaye ile anlatıyor.Hayattaki mutluluğumuz bazen bize uzak gibi görünse de çok yakınımızda olabilir. Bunu geç de olsa anlamak bize hayatın tadına varmamızı sağlayacaktır.

Hayallerinize sabır ve tutku ile bağlanmayı ilmik ilmik işlemiş yazar.İstediği herşeye anında ulaşmaya alışmış yeni jenerasyonun bu kitabı başucundan ayırmaması gerekiyor.

Yazarı: Paulo Coelho

Yayınevi: Can Yayınları

Çeviri: Özdemir İnce

Tanıtım Yazısı

Simyacı, Brezilyalı eski şarkı sözü yazarı Paulo Coelho’nun, yayınlandığı 1988 yılından bu yana dünyayı birbirine katan, eleştirmenler tarafından bir fenomen olarak değerlendirilen üçüncü romanı.

Simyacı, altı yılda kırk iki ülkede yedi milyondan fazla sattı. Bu, Gabriel Garcia Marquez’den bu yana görülmemiş bir olay.

Yüreğinde, çocukluğunu yitirmemiş olan okurlar için bir `klasik’ kimliği kazanan Simyacı’yı Saint-Exupery’nin Küçük Prens’i ve Richard Bach’ın Martı Jonathan Livingston’u ile karşılaştıranlar var (Publishers Weekly).

Simyacı, İspanya’dan kalkıp Mısır Piramitlerinin eteklerinde hazinesini aramaya giden Endülüslü çoban Santiago’nun masalsı yaşamının felsefi öyküsü. Sanki bir `nasihatnâme’: `Yazgına nasıl egemen olacaksın, mutluluğunu nasıl kuracaksın?’ sorularına yanıt arayan bir hayat ve ahlak kılavuzu.

Mistik bir peri masalına benzeyen romanın altı yılda, yedi milyondan fazla okur bulmasının gizi, kuşkusuz, onun bu kılavuzluk niteliğinden kaynaklanıyor. Simyacı’yı okumak, herkes daha uykudayken, güneşin doğuşunu seyretmek için şafak vakti uyanmaya benziyor.

Kitabın Konusu

Romanın kahramanı Santiago’nun anne ve babası rahip olması için onu papaz okuluna göndermiştir. Santiago, okuldan arta kalan zamanlarında babasına ait koyun sürüsünü otlatmaya götürür, bu sayede dağ, taş, tepe demeden Endülüs’ü gezerdi. Onaltı yaşına geldiğinde rahip olmak istemediğini, okuldan ayrılmayı ve gezginci olmak istediğini babasına söyler. Bunun üzerine babası da, oğluna içinde üç adet altın İspanyol parası olan bir kese vererek oğluna “git, kendine bir sürü al ve en iyi şatonun bizim şatomuz ve en güzel kadınların bizim kadınlarımız olduğunu öğreninceye kadar dünyayı dolaş” der ve oğlunu kutsar.

Gezmeyi seven ve bu yüzden çoban olmayı tercih eden ve bununla gurur duyan Santiago ardı ardına Mısır Piramitlerinde kendisini bekleyen bir hazine olduğuna dair bir rüya görür. Bunun üzerine bir falcı çingeneden rüyasını yorumlamasını ister.

Santiago, falcı kadından ve yaşlı adamdan aldığı işaretlerden sonra Mısır’a gitmek için önce koyun sürüsünü satar ve parasını cebine koyarak yola çıkar. Afrika’nın bir liman şehri olan Tanca’da kendisinin turizm danışmanı olduğunu söyleyen bir Arap çocuğu ile tanışır, Mısıra gidebilmek için sahranın geçilmesinin gerektiği bunun içinde deve almak üzere Arap çocuk ile beraber pazara giderler. Fakat Arap paralarla birlikte kaçarak Santiago’yu bu şehirde parasız pulsuz bırakır.

Bunun üzerine Santiago para kazanmak için bir billuriyeci dükkanında çalışmaya başlar. Billuriyeci ile ilişkilerini geliştirdikçe ikisinin de hayallerinin benzer olduğunu fark eder. Ancak billuriyecinin yıllardır kutsal yolculuğa (hacca) gidişini gerçekleştiremediğini öğrenir ve hayallerine ulaşmak için daha değişik yöntemlerle para kazanmalarının gerektiğini anlatır.

6 ay kadar burada çalıştıktan sonra Santiago yeterli parayı kazanarak tekrar yola koyulur.Yolda bir İngiliz’le karşılaşır. İngiliz de aslında simyacıyı aramak için çölü geçmek istemektedir. Birlikte bir deve kervanıyla çölü geçmek üzere yola çıkarlar.

Santiago, çölden de daha birçok şey öğrenebileceğini düşünerek dikkatli gözlemler yapmaktadır. Fakat İngiliz arkadaşı ise elindeki kitapları okumakla meşguldür. Yolda karşılaştıkları güçlüklerde kendi kişisel menkıbelerini aramak üzere yola çıktıklarını söylüyorlardı. Kendi kişisel menkıbesini yaşayan kimse, “her şey bir ve tek şeydir” sonucuna varır ve neye ihtiyacı varsa onu elde edebileceğini bilirdi. Simyacı, evrendeki sonsuz yolculuğunda en büyük sorunun her şeyin bir ve tek olduğunu anlamak ve bu biricik şeyin kendi gerçek görevini yerine getirmesiyle her şeyin mümkün olacağını bilirdi.

Santiago, yüreğinin söylediklerini dikkatle dinleyerek çölde ilerlemesine devam etti.Karşılaştıkları güçlükler karşısında hep kendi kişisel menkıbesine güvendi ve sonunda kumullar tepesine ulaştı. Piramitler, bütün görkemiyle karşısında yükseliyordu. Dizüstü düşüp ağladı ve kişisel menkıbesine ulaşırken rastladığı insanlar için Tanrı’ya şükretti.

Hazineye ulaşmak için kumulu bütün gece boyunca kazdı. Sabah gün doğarken doğruldu ve piramitlere baktı. “Gerçekte kendi kişisel menkıbesini yaşayan kimseye karşı hayat cömerttir” diye düşündü. Piramitlerin de ona gülümsediğini hissederek yüreği neşeyle dolu olarak o da piramitlere gülümsedi. Sonunda hazinesini bulmuştu.

Kitaptan Alıntılar

Bir şeyi gerçekten istersen onu gerçekleştirmen için bütün evren işbirliği yapar.

Neden yüreğimizin sesini dinlemek zorundayız?Çünkü onu susturmayı hiçbir zaman başaramazsın.Hatta onu dinlemiyormuş gibi yapsan da o gene oradadır,göğsündedir;hayat ve dünya hakkında ne düşündüğünü sana tekrarlamayı sürdürecektir.

En karanlık an, şafak sökmeden önceki andır.

Benim sadece şimdim var ve beni sadece o ilgilendirir. Her zaman şimdide yaşamayı başarabilirsen mutlu bir insan olursun. Hayat yaşamakta olduğumuz andan ibarettir ve sadece budur.

Öyle zamanlar vardır ki, insan hayat ırmağının akış yönünü değiştiremez.

Zaman öldürmekten başka şeyler yapın. Çünkü zaman sizi öldürüyor.

Düşümü gerçekleştirmekten korkuyorum, çünkü o zaman yaşamak için bir sebebim olmayacak.

Kız için bütün günler birbirinin aynıydı ve bütün günler birbirine benzediği zaman da insanlar, güneş gökyüzünde hareket ettikçe, hayatlarında karşılarına çıkan iyi şeylerin farkına varamaz olurlar.

Devecinin dediği gibi, yemek zamanı gelince yemeğini ye. Yürüme zamanı gelince yürü.

Herkes bizim nasıl yaşamamız gerektiğini elifi elifine bildiğine inanır. Ne var ki, hiç kimse kendisinin kendi hayatını nasıl yaşaması gerektiğini kesinlikle bilmez.

Yeryüzünde her insanın kendisini bekleyen bir hazinesi vardır.

Belki de Tanrı, çölü, insanlar hurma ağaçlarını görünce sevinsinler diye yarattı.

Tanrı herkesin izlemesi gereken yolu yeryüzüne çizmiştir, yazmıştır. Senin yapman gereken yalnızca senin için yazılanları okumak.

İnsan sevdiği için sever. Aşkın hiçbir gerekçesi yoktur.

Duygusal Zeka

İşbaşında Duygusal Zeka, 2000 yılında Daniel Goleman tarafından kaleme alınan bir kitap. Daniel Goleman, doktora derecesini aldığı Harvard’ta dersler vermiş ve New York Times’da editörlük yapmış bir gazeteci. Yazdıklarının en önemli özelliği, çok sayıda araştırma sonucunda ulaşılmış bilimsel temellere dayanıyor olması.